Giriş: Kurucu Bir Metin Olarak Medine Vesikası
Son yıllarda Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen tartışmalarla eş zamanlı olarak, Abdullah Öcalan’ın bazı mesaj ve metinlerinde Medine Vesikasını “Demokratik İslam” kavramı çerçevesinde yeniden yorumlama girişimleri dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım, Medine Vesikasını tarihsel ve dinî bir referans olarak kullanmak suretiyle belirli siyasal projelere meşruiyet kazandırma çabasını yansıtmaktadır. Ancak burada esas mesele, söz konusu yorumun şahıstan bağımsız olarak, post modern siyaset teorilerinin İslâm’a tercüme edilmesi yoluyla üretilmiş ideolojik bir okuma olmasıdır. Bugün bu yaklaşımı dillendiren aktör Abdullah Öcalan olsa da yarın farklı bir isim veya yapı tarafından benzer bir söylemin dolaşıma sokulması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla tartışma, bir kişi veya örgütle sınırlı olmayıp; Medine Vesikasının tarihî bağlamından koparılarak, merkezî otoriteyi, siyasal birliği ve hukukî bütünlüğü zayıflatmayı hedefleyen modern ideolojik projelere dayanak yapılması sorununa işaret etmektedir.
Vesikanın en dikkat çekici yönlerinden biri, taraflarının tamamının Hz. Peygamber’in (sav) risâletini kabul etmiş olmamasına rağmen, farklı inanç ve kabile mensuplarını ortak bir siyasal birlik çatısı altında toplamayı başarmış olmasıdır. Muhacir ve Ensar Müslümanlar ile Yahudi kabileleri ve müşrik Araplar, herhangi bir cebir ve dayatma olmaksızın, gönül rızasıyla bu sözleşmeye taraf olmuşlardır. Bu durum, Medine Vesikası’nı salt bir dinî metin olmaktan çıkararak bağlayıcı bir hukuk belgesi hâline getirmiştir.
Tarihî ve Sosyo-Politik Zemin
İslâm’dan önce Medine’de merkezi ve kurumsal bir devlet yapısı bulunmamaktaydı. Şehir, Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Araplar ile Benî Kaynuka, Benî Nadîr ve Benî Kurayza gibi Yahudi kabilelerinden oluşan çok parçalı bir toplumsal yapıya sahipti. Zamanla Evs ve Hazrec kabileleri, Yahudilere karşı siyasî üstünlük sağlamış olsa da kendi aralarındaki uzun süreli çekişmeler sona ermemiştir. Bu çatışmalarda Yahudi kabilelerinin bir kısmı Evs’i, bir kısmı ise Hazrec’i desteklemiştir.
Hicret döneminde Medine nüfusunun yaklaşık 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yaklaşık 6.000’ini Araplar, 4.000’ini ise Yahudiler oluşturmaktaydı. Müslümanların sayısı yaklaşık 1.500 iken, müşrik Araplar 4.500, Yahudiler ise 4.000 civarındaydı. Ayrıca şehirde az sayıda Hristiyan unsurun da bulunduğu bilinmektedir.
Hicretle birlikte Evs ve Hazrec arasındaki düşmanlık fiilen sona ermiş; Muhacir ile Ensar arasında tesis edilen kardeşlik müessesesi sayesinde Müslümanlar arasında güçlü bir iç birlik sağlanmıştır. Ancak bu durum Yahudi kabilelerinde ciddi bir rahatsızlık doğurmuş, aynı zamanda Mekke müşriklerini de harekete geçirmiştir. Kureyş, Medine’ye haber göndererek hicret eden Müslümanların iadesini talep etmiş; aksi hâlde Medine’ye saldıracaklarını bildirmiştir. Böylece Medine, hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir tehdit altına girmiştir.
Yorumlar
Kalan Karakter: